KENDİMİZİ ANLATMAK

24 03 2007

      Yakın ve uzak komşularımızla barışık değiliz. Aslında onlarla düşman da değiliz. Hiçbir zaman, şu veya bu şekilde, komşularımızdan ne ona, ne buna, kendilerini sevmediğimizi belirten bir olumsuz tavır koyduk. Dar zamanlarında hepsine kucak açtık. Hep kendimizden fedakârlık ederek, yardımcı olduk. Nedense sonuçta, yine yalnız kaldık.
      Demek ki bir yerde, bir eksiğimiz var. Bir yerde, boş bıraktığımız bir tarafımız var. Bizim milletimizin özelliğidir: Tarih yapar, fakat tarih yazamayız. Zahmet bize, şeref daima başkalarına düşer. Biliyorsunuz; Kuzey Iraklı Kürtlere, oradaki Türkmenleri gücendirme pahasına, kucağımızı açtık. Onların yaralarını sarıp sarmaladık. Yemedik, yedirdik. Güneydoğudaki şehirlerimizde, onlar için kamplar kurduk. Ama, bütün bu yaptıklarımızı anlatamadığımızdan olmalı, bütün dünya, kerameti kendinden menkul Fransa’yı ve bilhassa Bayan Mitterand’ı, bu konuda Türkiye’nin önüne çıkardı. Ermeniler de kezâ, öyle! Buğdayımızı bölüştüğümüz bu komşularımız, bize ne oyunlar tezgâhlıyorlar, görüyorsunuz.
      Sebep? Sebep, gayet açık. Biz bir türlü, kendimizi anlatamıyoruz. Yaptıklarımıza sahip çıkmıyoruz. Yapılanları anlatacak, gönüllü sözcüler yetiştiremiyoruz. Aksine, bütün bu yapılanları karalayan, “art niyetli”leri, aramızdan, kendi içimizden çıkarıyoruz. Ve bunlara da, sınırsız bir şekilde, “tahammül” ediyoruz.
      Kendilerini Türk’ten ayırmadığımız, etle tırnak gibi yakın olduğumuz, üzerinde yaşadığımız cennet ülkemizi, birlikte ne kahırlarla, ne zorluklarla kurduğumuz, “leş tarlası”ndan yeni bir vatan çıkardığımız, kendilerinin ve bazılarımızın Kürt diye niteledikleri kardeşlerimizle, aramızda bölüşemediğimiz nedir? Anlayan varsa, beri gelsin. Şu kadar kilometre kare bir ülkenin birlikteliğini çekemeyen onca düşmanımız varken, kilometre kareyi küçültsek, ülkemizi bölüp parçalasak, küçük küçük yeni dilimlere bölsek, bölünsek, hangi komşularımızın ekmeğine yağ süreriz, bunu hiç düşündük mü? Böyle bir durumda, topraklarımızda uzak veya yakın emelleri olan, iştahları kabarmış komşularımız, bize neler etmezler, değil mi?
      O halde, ne yapmalıyız?
      Bana kalırsa, yeniden kurumlaşmalı, gönüllü sözcüler yetiştirme yollarını açmalıyız. Bu işin, bir eğitim işi, daha doğrusu, “kendimizi anlatmak” işi olduğunu gündeme getirmeliyiz. Katlandığımız zahmeti, “şeref hanemize” yazdırmak için, bu işin yolunu bulmalıyız. Yabancı dil bilenler başta olmak üzere, yürekleri sevgi ve bilgi ile dolu olanları, kardeşlik bilincinin farkında olanları, yapılan ve yapılacaklarda art niyet gütmeyenleri, uçları ufku tutan bir şemsiye altında toplamalıyız. Ve hiç durmadan, hiç bıkmadan, sabırla, inatla kendimizi anlatmalıyız. O zaman, dünyada yalnız olmadığımızı, dostlarımızın etrafımızda halkalandığını, küçük çıkar hesaplarından arındığımızı göreceğiz. O zaman, kadrimiz de bilinecek, kıymetimiz de artacak ve diken tarlalarına döndürdüğümüz yollarımız açılacaktır.
      “Huzur”la iç içe yaşamak için, kendimize dönelim, kendimizi anlatmaya, vakit kaybetmeden başlayalım.
      27 Aralık 1994

Oyhan Hasan BILDIRKİ