
Unuttuklarımız, ihmal ettiklerimizle başımız dertte. Akıl defterimiz yok. Hoş, böyle bir defterin “lüzum”una bile inanmıyoruz. Fakat beridekiler, bizim dışımızdakiler öyle değil. Onlar bütün hazırlıklarını, baştan sona, önden arkaya plânlayıp yapıyorlar. İlkin ne dedilerse, daha sonra da aynı şeyi söylüyorlar. Hiçbir zaman da bal ile pekmezi, birbirine karıştırmıyorlar. Bu yüzden olmalı, hemen her konuda bize fark atıyorlar.
Suudiler, manşetten inmedi. Bazılarımız, kaş yapayım derken, göz çıkarma “ucuzluğu”na yattık. “Kelleleri kesilmesi gerekenlerin” haklarını savunacağımıza, Suudi Arabistan’ın “adalet” düzenini tartıştık. Yetmedi. Fırsat elde iken, kendi içimizde, onların “uzantı”sı olarak gördüğümüz kurum ve kuruluşlara da verdik veriştirdik. İyi mi yaptık? Hiç sanmam!
Atalarımız doğruyu baştan söylemişler: “Koyun can derdinde, kasap et derdinde.” Kasaplarımıza aferin! Pişmiş aşa su katmakta, bunların üstüne yok. Yok efendim, Yalçıntaş’ı falan göndermiş. Hayır hayır, filân göndermiş. Hiç şurasını düşünmüyoruz: Konunun asıl sahibi nerede? Dışişleri Bakanımız acaba hangi ahvalde? Bütün bunlardan sonra, idam edilecekleri günü bekleyen, bazılarına göre “kırk”, diğerlerine göre de “yetmiş bir” vatandaşımızı kurtarabilecek miyiz?
“Ateş, düştüğü yeri yakar.” Suudi zindanlarında ömür tüketenler, “akıbet”leriyle baş başa kaldıklarında, sadece kendi yuvalarında geride bıraktıklarından başka, arkalarından ağlayanları göremeyeceklerdir.
Bir kaşık su da, fırtına koparmanın âlemi ne?
Asıl yapılması gereken ne, biliyor musunuz? Hangi sıfatla olursa olsun, yurt dışına göndereceğimiz insanlarımızı, gidecekleri ülke şartları konusunda eğitmeliyiz. Bu iş, sanıldığı kadar da masraflı olmaz. “Konut fonu” adına aldığımız parayı, verilen eğitim hizmeti karşılığında alırız, olur biter. Fakat bununla neleri kazanırız? Bizim insanımız, ayağını bastığı ülkede gereken ne ise, onu yapar. Çizginin dışına çıkarsa, kendi bilir.
Çünkü bazı şeyler insana “cazip” geliyor. “Fırtına öncesi” günlerden birinde, Suudi ülkesini çok iyi bilen bir dostum anlattı. “Yasak kalemler” arasında yer alan mallar, bu ülkenin dışındaki insanlar için “muazzam bir servet” değerindeymiş. Bazıları, bu servete ulaşmak için, her şeyi göze alıyor. Başarırsa, kazancı büyük olacak. Ah bu “tamah” yok mu, bu “tamah”, ele geçirdiği insanı, yanlışa götürebiliyor.
Biz, şayet oradaki kendi insanlarımızı kurtarmak amacında isek, Suudi şeriat düzenini tartışmamalıyız. Çünkü hatanın bir ucu, gelip bize dayanıyor. Hâlâ Suudilerle aramızda, “suçluların karşılıklı iadesi” hususunda bir anlaşma yokmuş.
O halde biz, havanda su dövmekten başka ne yapıyoruz? Ateşin yaktığı ailelerin acılarının üstüne, bir de soğan doğramak, yangına körükle gitmek olur mu?
Kaş yapayım derken, göz çıkarmaktan vazgeçelim. Ama bizim insanlarımızı, “haysiyetli bir ülkenin adamı” yapalım.
Gerisi, kolay!
25 Ağustos 1995
Oyhan Hasan BILDIRKİ




