“ÖLMESEYDİ…”

21 09 2007

Çakır Dudayev 

      Ölmeseydi, heykelini mi dikecektik? “Asla!”
      Dudayev’den bahsediyorum. “Çağının yalnızı fakat en kahramanı” olan adamın kıymetini, öldükten sonra mı bilebileceğiz?
      O’nu, “yaftalı apoletinden başka” mahareti olmayan, “tek dişi kalmış canavar”a boğdurduk. “Şahadeti” hakkında “ayrıntılı bilgimiz” yok. Olsa bile, “sergileyemeyiz”.
      Çünkü biz, “kuzeydeki komşumuzdan çekiniriz”. Hatta bu çekinceyi, kendimize “millî huy” bellemişiz. “Haritalarda düzeltme yaptırma cesaretini kendimizde görmediğimiz için”, kuzey komşumuzun “sözüm ona sınırları arasında kalan” kardeşlerimize bile “Türkî” diyebilme olgunluğuna sahibiz.
      “Dudayev öldü”. Dünyada değişen bir şey yok! Yaşadığımız dünyanın bize bakan yüzü, “aynı çirkinlikte”. Yine, her tarafta kan gövdeyi götürüyor. Yine, “hürriyet isteyen nefesler”, acımasızca kesiliyor. Dengeler; hürriyet isteyenden yana değil, “vermeme direncini gösterenden yana” kuruluyor. “Cambaz, aynı ipte dans ediyor”. Bu dans edişin bedeli, onca canmış, kimin umurunda? Barış, zaten “kaldırıldığı rafta” duruyor. Kılıcın işi bitmeyince de, bulunduğu yerden indirileceği yok. “Savaş mı?” İşte görüyorsunuz o, “berdevam”. Hiçbir zaman da biteceği yok. Çünkü bu cambaz, her kılığa girebiliyor. Bakıyorsunuz, “kâh sevgi oluyor”, aramıza karışıyor, “kâh en körpe umutlar pazarına” dostluk denilen nesnenin “ipliğini” çıkarıyor.
      İnanır mısınız? “Raftan inmeyen barıştan, bizi can evimizden hançerlemenin pusularına yatan sevgiden, umut pazarlarında kantarla satılır hale getirilen dostluklardan” nefret ediyorum. Bu üçlüyü, hele yan yana, kol kola görürsem, “keyfim kaçıyor”.
      Çünkü, “doğduğumuzda bulduğumuz dünya dengesi”; bu üçlü sayesinde çok geçmeden bozuluyor. “Savaş, işin tuzu biberi”. Savaş, kalleşlikler yumağı. Köroğlu, doğru demiş: “Delik demir çıktı, mertlik bozuldu. Şimdi kılıç, kında paslanmalıdır.” Paslandı mı? Asla! Kılıç da cambaza uydu. O da kılıktan kılığa girdi. Soyunup dökündü, “bukalemunlaştı”. Çağdaş oldu, vesselâm!
“Dudayev’in öldürülüşü”, bütün dünyanın ayıbı. Bu ayıbı da, hiçbir şekilde temizlemek mümkün değil. Çünkü, bu ayıbın her zerresinde, “bizim suçumuz” var. Kastımız diyemeyeceğim ama “kusurumuz” var.
      Dudayev, sonsuzlar kervanına eklenen bir kahraman. Adı, dillerde efsane. Zaten o, “efsaneler geleneğinin şimdilik sonuncu halkası” değil mi? Kahramanlar öldürülünce ya da ölünce, “ölümsüzleşir”ler. Onlar, “inanç billurlarından dokunan” nadide yakutlardır. Sağlıklarında bu yakutların “kıymeti” bilinmez. Zira az da olsa herkes, “sadece kendisini kahraman”, hatta “en kahraman”sayar. Bu, bizim “zavallı yanımız”dır. Dudayev’den sonra, “bayrak yere düştü mü?” Hayır! “Ölüm nöbetine hazır kahramanlar”, sonraki sıraya geçtiler. Her şeye rağmen, “Çeçenistan’da hayat, devam ediyor.” Çocuklar, yine umut dolu. Vakitleri varsa, oynadıkları oyunlarda, aralarında çoğu “Dudayev” oluyor. “Barış mı?” O, bu tarafta, “cesareti noksan olanların safında”, kılık değiştirme yarışında. Doğan günle yarışırcasına, bir bakıyorsunuz “sevgi” olup esiyor, “dostluk” diye tezgâhlarda dokunuyor.
      Fakat; “Bir kere yücelen bayrak, asla yere inmez.”
      10 Mayıs 1996

      Oyhan Hasan BILDIRKİ