Savaş nedeniyle ısınan dünya, sevimsizliğin verdiği utançtan kurtulmak için olmalı, soğuyor. Savaşın olduğu yerlerdeki barış öncesi zaman, zamanların en çirkini. Görüyor, izliyorsunuz: Saraybosna’da, Grozni’de ölümün acımasız yüzü, bütün hızıyla, yanına “fosfor bombaları”nı da alarak kol geziyor. Her iki bölgede de “toplu soykırımlar” yaşanıyor.
Adına ne denirse densin, ne yakıştırılırsa yakıştırılsın, 20. yüzyıl, bana göre bir “vahşet” çağıdır. Ben insanlığımdan, bütün öğrendiklerimden, yakamı sıkıca tutan çaresizliklerden utanır oldum. Düşünüyorum: Bu yaşadıklarımızdan sonra, eğiteceğimiz çocuklarımıza, kendi çağımızla ilgili olan hangi “yaldızlı yalanları” veya “yanlışları”, yüzümüz kızarmadan, vicdanımız sızlamadan, nasıl, ne şekilde anlatacağız? “Barış” diye bilinen nesnenin, “ölüm tarlaları”nın çöplüğü olduğunu, onlara, dosdoğru söyleyebilecek miyiz? Kendimizi, tarafsız bir biçimde yargılayabilecek miyiz? Veya her zaman yaptığımız gibi “kös dinlemek”le yetinecek miyiz?
Her şeye rağmen hayat devam ediyor. Barışın lâfını edenler, ölüm tarlalarında yaşamak zorunda bırakılanlara, gerçek mutluluğu, doyumsuz dostlukları çok mu görüyorlar ki, savaşan taraflara “dur” demiyorlar, diyemiyorlar. Doğrusu, demiyecekler de… Çünkü: Ateş, düştüğü yeri yakar. Onların damında alev yok, tabanlarını da kızgın korlar yakmıyor. Bu yüzden, yalnızca barışın şarkısını söylemekle yetiniyor, akan kanı durdurmanın bütün fırsatları ellerinde iken, bu imkânı kullanmıyorlar. Sanki domuzuna, sessiz kalıyorlar.
Ötekiler, savaşın bunalttığı ölüm tarlasındakiler, boşuna bekliyor, umutlanıyor, kendilerine edilecek yardımlara kulak kabartıyorlar.
Olsun! Umudu yitirmemek önemli.
Saraybosna’da, Grozni’de silâhlar susturulacak mı? Bütün bu hazırlıklar, barışa doğru mu?
Bakalım, göreceğiz!
30 Mayıs 1995
Oyhan Hasan BILDIRKİ




